Çeyrek yüzyıldır tanıdığım bir esnaf var. Aslında onu tanıyan herkesin dilinde aynı cümle döner durur yıllardır:
“Bu sene bırakır artık, yaşı iyice ilerledi…”
Ama her yılın sonunda, bir sonraki yılın başında, sanki sessizce ama kararlı bir sesle aynı cevabı verir:
“ Ben buradayım.”
Şehrimizin eski bir caddesinde, yan yana dizilmiş on dükkândan birisi onunki. Kimileri çoktan kepenk indirdi, kimileri bir değil birden fazla el değiştirdi. Bir yıl önce büyük umutlarla açılan kadın esnafın camında “Yarı yarıya indirim-Kapatıyoruz” yazısı çoktan oraya yapıştırılmış. Zaman, ticaret ve hayat aynı hızla akmıyor artık.
O ise belki de kırk yıldan fazla aynı dükkânda, aynı kapı eşiğinde, aynı kaldırım taşını aşındıran adımlarla duruyor.
Artık eskisi gibi hızlı yürümüyor. Ama her gün yaptığı küçük yürüyüşlerle bacak kaslarını değil yalnızca, iradesini de diri tutuyor. O gün, elinde bir boş çay kupasıyla eski dükkânından çıktı. Yüzünde, sanki yıllar önce oraya yerleşmiş ve bir daha kalkmamış bir tebessüm vardı.
Kendi dar kaldırımından, ihtiyatla, usul usul ilerledi. Ben de kendi kendime sordum; “Elinde kupa, bu esnaf nereye gidiyor?”
Bir dükkân geçti. İkinci dükkânda onu bekleyen bir esnaf kapıda belirdi. Elinde bir termos, diğer elinde bir çaydanlık… Selamları yüksek sesle değil, kalpten kalbe akan cinsten oldu. Önce kupa durulandı, sonra çay kondu, üstüne sıcak su eklendi. Bir “komşu çayı” hazırlandı; içinde sadece dem değil, hatır, vefa ve eski zamanlardan kalma ahilik terbiyesi vardı.
Tam o sırada, karşıda sağlık ocağı bahçesinde beleyen bir tanıdığını gördü. Yaşına yakışmayacak kadar keskin bir bakış ve genç bir adamın kaygılı sesiyle seslendi:
“Hayırdır, önemli bir şey yok değil mi?”
Önemli bir şey olmadığını anlayınca, ardı ardına “Geçmiş olsun”larını baraktı havaya; sonra, yine geldiği gibi, aynı yavaşlıkta, aynı ağırbaşlılık içinde dükkânına geri döndü.
Gördüğüm bu sahne, bir esnafın çay almaya gidişi değil yalnızca. Bu, Anadolu’da dükkânın sadece ticaret yeri değil, insanlık durağı olduğunun canlı kanıtıydı. Ahiliğin,”Komşu siftah etmeden, sen etme” diyen ahlakın,”kapı ancak ölümle kapanır” anlayışının bugüne sarkan gölgesiydi.
Bir zamanlar bu topraklarda dükkânlar babadan oğla değil, ustadan çırağa emanet edilirdi. Kepenkler sadece akşamları iner, sabahları yeniden kalkardı; temelli kapanmak, hayatın en son durağı sayılırdı. Bugün ise tabelalar birer mevsimlik çiçek gibi açıp soluyor.
Sermaye hızlı, insan yorgun, şehir aceleci…
Ama o yaşlı esnaf hâla orada. Belki bedeni yaşlandı, ama zihni ve mesleki onuru yaşlanmadı. O,zamana karşı bağırarak değil, dimdik durarak direnenlerden. Bir çay kupasının buharını, geçmişe ve bugüne bağlayan, selamla ayakta kalan, tebessümle var olanlardan.
İşte bu yüzden onun yürüyüşü yavaş ama anlamı ağırdır. O çay sadece sıcak değil; içinde, bir medeniyetin son demleri vardır.
Ve o adam, belki de şehrin en sessiz ama en güçlü direnişçilerinden birisidir:
Zamana, unutmaya ve vefasızlığa karşı…

