Otuz birinci yaşıma girmeme sadece bir gün kaldı ve ben kendimi bildim bileli çevremde hep şu soru yankılandı: Nerede o eski Ramazanlar? Bu sorunun muhatabı değildim belki, çocuk aklımla da hep sorguladım durdum. Sonra bulamadım, hep eksik yaşadığımı hissettim. Her ramazanda hep yetersizlik hissiyle ve çocuk kalbimle, sonra ergen görüşümle, sonra yetişkin bakışımla aradım durdum bu bilinmez güzelliği. Bu yıl ise ilk defa o eski ramazanlar “burada!” diyebildiğimi, bilinmezliğin de bir cevabı olduğunu hissettim.
Zaman değişiyor, her şey dönüşüyor, değişen ve dönüşen dünyanın içinde yetişmenin imkânsız sayılabileceği bir zamanda olduğumuzu biliyoruz hepimiz. Hatta tüm umutların bile tükendiğini hissettiğimiz bazı anlarda bir huzur yankılandı sanki tam da şu “an”da. Tarumar olmuş gönüllerimizin nefes aldığı bir ramazana girdik sanki. Darbeler, salgınlar, depremler, cinayetler, çocuklarla ilgili dilime düşüremeyeceğim kadar çirkin hadiseler ve dahası… Sayarken kalplerimizin sıkıştığı daha nice olaya ilk defa nefes aldığımız bir molaya girdik ramazanla. Sadece bana mı öyle geliyor sevgili okur, lütfen cevabınla “yalnız değilsin” de bana. “Nerede o eski ramazanlar” sorusu tekrar sorulsa da bağıra bağıra “burada!” diyebilsem diye soru arar oldum ben.
Ne oldu da bu cevabı haykırırcasına söyleyesim geldi dersiniz? Hepimizin elinden düşüremediği o renkli ekranlarda hangi şarkı ve akım gündem olsa güldük, dilimize doladık, dolaştık, belki de gönlümüzdeki sıkıntıları işte tam da o anda aşamadık. Özümüze gözümüzü kapattık, rehberimizin elinden rehberliğini aldık, okuduğumuz, duyduğumuz her bilgiyi doğru sanıp sağdan sola ulaştırdık. Bir önceki yazıda yazdığım gibi bazen dijital vicdanımızı sınadık, vicdansızlığımıza ağladık. Sonra ne oldu da haykırdık, burada o eski ramazanlar dedik, diyebildik?
Ramazan’dan sadece birkaç hafta önce Samsun’dan Celal, iki arkadaşı ile birlikte umreden dönen dostunu o ilahi ile karşılamaya gitti. Mesele sadece ilahi miydi? Ses miydi? Karşılama mıydı? Mesele neydi biliyor musunuz, niyetti. Samimiyetti ve bu tüm ümmete yetti! Unuttuğumuz değerler bize fısıldanmadı, açıkça söylendi. Nasıl susamışsak bu duyguya, kimsenin dilinden haftalarca, aylarca düşmedi; Kâbe’de hacılar hu der Allah! 21. yüzyılda cihat nasıl olur, bunu bile öğrendik. O renkli ekranlardan öyle güzel yayıldı ki samimiyet ve saf niyet; okullarda, iş yerlerinde, otobüslerde, hatta evde süpürürken dilimizde hep o melodi, hep o cümleler dolandı. Bunun üzerine 11 Ayın Sultanı’nı karşıladık ve dolu dolu açtık kalbimizi bu mübarek aya. Öncesinde hazırlığını yapmıştık zira.
Toplum olarak daha hassas olduğumuz bir ay geldi sanki. Her ramazan böyle değildi; her gün dolan kafeler boş, okullardaki gençler daha hassas, camiler tıklım tıklım, mukabeleye gidemeyenlerin elinde telefon, 1., 2., 3. cüz takipleri, satış rakamları fırlayan namaz elbiseleri, evini süsleyenlerin konseptleri… İnsan ağzını doldura doldura “Elhamdülillah!” diyor.
Bu Ramazan ne oldu bize bilmiyorum, biz hep böyleydik şimdi duyuldu diyenler de olacaktır elbet ama bir başka güzel yaşıyoruz her anı. Kültürümüzün nimetleri, gerek sosyal medya ile gerek ilahilerle, içimizde özlediğimiz o ses ile tekrar oturdu soframıza. Politik söylemlerden sıyrıldık, kendi benliğimizde durulduk. Hatırladık biz olmayı, bize bizle seslenen olunca yanında soluklanmayı. Ben, Allah’ın ipine sıkı sıkı tutunduğumuzu hissediyorum bu Ramazan. Belki de içimde yıllardır cevapsız kalan o sorunun doğrusunu şimdi haykırıyorum dolu dolu; Burada o eski Ramazanlar! Ahir zamanda, imtihanların yeise kapılmış duyguların eşiğinde kışımız oldu bahar…
